Psikolojik Sözleşme ve İşveren Markası

Devam ediyor…

Psikolojik sözleşme ile İşveren Markası arasındaki ilişkiyi açıklamadan önce “psikolojik sözleşmenin oluşumu”nu açıklamak lazım.

careers-psychologyPsikolojik sözleşmenin oluşumu bireyin işletmenin bir çalışanı olmadan önceki döneme dayanmaktadır. Bu dönemde birey işletme ile ilgili bilgi toplayarak psikolojik sözleşmesinin temellerini oluşturur. Özellikle günümüz teknolojisi ile bireyin bir işletme hakkında bilgi toplaması eskisine göre çok daha kolay hale gelmiştir. İşletmenin resmi sayfası, Twitter, Facebook hesaplarının yanı sıra forumlar ve bloglarda işletme hakkında yapılan yorumlar ile bireyin zihninde işletme hakkında belli bir düşünce oluşuyor. Psikolojik sözleşmenin diğer tarafında bulunan işletmede temsilcisi aracılığı ile aday hakkında kariyer portalları,  sosyal paylaşım siteleri vb. mecralardan bilgi toplayabiliyor.

Psikolojik sözleşmenin oluşum sürecinde ortaya çıkan bu karşılıklı bilgi edinme sürecinde “işveren markası” kavramı işletmeye nitelikli işgücünü çekebilmek için önemli bir araç. Çünkü işveren markası, işletmede çalışanlarda ve adaylarda “çalışılabilir şirket” imajı oluşturmayı hedefleyen çalışmaların bütünüdür. Şirketin sahip olduğu kurum kültürü, çalışanlarına sağladığı imkanlar, sosyal hayata (spor, sanat, sivil toplum kuruluşları vb.) yaptığı katkılar gibi başlıklar ile oluşturulan şirket imajı başarılı bir şekilde duyurularak çalışanlarda ve adaylarda “o şirkette çalışma” isteği uyandırılıyor.

Ülkemiz için yeni olan bu iki kavram ile işletmeler için nitelikli çalışan temin edilip uzun vadeli güzel takımlar kurulabilir. Ne yazık ki her şey yazıldığı kadar basit değil. Çünkü bazı şirketler “işveren markası”na sahip olmasalar bilesoru-isareti_195458 belli bir imaja sahipler ve ne yazık ki bu imajları adaylar gözünde “kötü” olarak nitelendirildiğinden dolayı adaylar mülakata gelmeyi bile reddediyorlar. Mülakata gelenler ile yapılan psikolojik sözleşme de önce “ihlal”e sonrasında da “şiddet”e uğruyor. En sonunda da yapılan onca yatırım boşa gidiyor, neden boşa gittiği düşünülmeden.

Devam edecek…

Özel Hayat ve Sosyal Medya Dengesi

Yaklaşık bundan 10 sene önce karşılaştırma yapmak için abimin ve kendi ismimi Google’da aratırdım. Çünkü o zaman “googlelamak” diye bir şey yoktu. Fakat şu anda İngilizce’de “google” diye bir fiil, “google it” diye bir kalıp hatta “google smart” diye deyim var. Arama sonuçlarına gelirsek abimin ismi okulu, projeleri ve işi ilgili sayfalarda geçerken benim için sonuç “0” (yazı ile sıfır) 🙂 Elbetteki ismim bir yerlerde geçiyordu ama sonuçlardaki kişi ben değildim.

Dün aklıma geldi ve abimin ve benim ismimi googleladım (!). İlk sayfada abim ile ilgili bağlantı sayısı 6 iken benimle ilgili bağlantı sayısı 9. On yıl sonra abimi geçmiştim 🙂 Bunun iki sebebi var. Birincisi, eskiden nickname kullanırdık. Açtığımız hiçbir hesap kendi adımız ile olmazdı. Benim o dönemde açmış olduğum çoğu hesabımdaki nickname’im bir FRP karakterinin ismiydi. İkincisi ise kesinlikle sosyal medyanın yaygınlığı.

Bugün artık etrafımızdaki herkesin bir Facebook, Twitter, Linkedin vb. hesabı var. Hepsi kendi adımıza açılmış ve birbiri ile bağlantılı bir halde. Çünkü networking çok önemli bir hale geldi. Eskiden de iş hayatında kimi tanıdığınız  önemliydi ve hala da öyle fakat gelişen teknoloji ve globalleşen dünya ile sınırlar kalktı. Bu durum iş hayatını derinden etkiledi ve tecrübeliler tecrübesizlere yeni öğütler vermeye başladı. “Öğrenci olabilirsin ama network’ün sayesinde iş hayatı hakkında bilgin olabilir”, “Network’unü geniş tut, lazım olur”, “Aman sitede ne yazdığına dikkat et network’ünden birisi görür, ileride sorun çıkmasın” , “Network ile hobilerini geliştirebilirsin” .

Buraya kadar her şey güzel fakat sorun bundan sonra çıkıyor. Ünlü olsun olmasın herkes bütün sosyal medya hesaplarını birbirine bağlıyor ya da web sitesine entegre ediyor. Hesaplarınızın birinde yaptığınız hareket herkes tarafından görülebiliyor. Foursquare ile yemeğini beğenmediğiniz bir cafe hakkında yorum yapabilirsiniz, bir belediye otobüsünün kazasını fotoğraf ile Twitter’da takipçilerinize duyurabilirsiniz, Facebook’ta bir rock grubunun fan sayfasını beğenebilirsiniz, çocuğunuzun doğum günü  partisini Instagram’da paylaşabilirsiniz…. Örnekleri istediğiniz kadar uzatabilir ve kişiselleştirebilirsiniz.

Peki bunları herkesin bilmesine, görmesine gerek var mı? Özel hayatımızı herkesle paylaşmalı mıyız? Kendimize ve dostlarımıza özel bir şey kalmamalı mı? Peki biz hiç mi üzülmeyeceğiz hiç mi küfretmeyeceğiz bu sosyal medyada? Profilimizi gizlersek network’umuz ne kadar zarar görecek? O kadar geniş bir network’ümüz oluştu ki yazacağımız en basit şey bile illa ki birilerini görüşüne ters düşmeyecek mi? Bu soruları da istediğiniz kadar uzatabilir ve kişiselleştirebilirsiniz.

Digital-FootprintBu soruların cevapları kişiden kişiye değişmektedir. Aslında cevapta zaten “kişi”de gizlidir.  Yani özel hayat ve sosyal medya arasında bir çizgi var. Bu çizginin neresinde durmak istediğine “kişi” kendi karar verecektir. Durduğu yere göre olumlu ve olumsuz sonuçlarla karşılaşacak ve buna göre yerini revize edecektir.  Diğer bir seçenek olarak da kişi sosyal medyadan tamamen çekilecektir. Hatta bu hizmeti veren yani sosyal medya ağlarındaki hesaplarınızı silen Suicidemachine gibi siteler bulunmaktadır.

Ne yaparsak yapalım artık dijital ayakizimiz (digital footprint) 10101 dünyasındaki yerini aldı. Bizim yapmamız gereken sadece doğru adımları doğru zamanda atmak.