Patronculuk Oynayanlar

el-empleo-the-employment-istihdamİş hayatının değişmeyen aktörleridir “patronculuk oynayanlar”. “Onu yapın! Bunu yapın! Bu iş yapmayı nasıl beceremezsin? Sen benim dediğimi yapsana!” gibi bir sürü kükreme cümleleri vardır bu patronculuk oynayanların. Patronun olmadığı yerlerde patronculuk oynayan bu aktörler patronu gördükleri anda ise el pençe divan…

Şirketin büyüklüğü ne olursa olsun bu tür durumları görebilirsiniz. Genel Müdür, CEO karşısında el pençe divan dururken CEO’da Yönetim Kurulu karşısında el pençe divan durabilir. Yönetim Kurulu ise hissedarlar karşısında mum olur. Devam edelim mi? Hissedarlar da siyasiler karşısında gıklarını çıkaramazlar. Siyasilerde adalete karşı duramaz. Her ne kadar bugünlerde ülkemizde adalet kavramı ciddi bir şekilde sorgulanıyor olsa da eğer bağlantıdaki olayı okuduysanız demek istediğimi anlamışsınızdır.

“patronculuk oynayanlar” için:

Benim Şirketim

21. Peryön İnsan Yönetimi Kongresi’nde  bir oturumda klasiklerden Çalışan Bağlılığı’nı dinliyordum. Telefonum benden çok uzaklarda şarj olurken elimdeki kitapçığı kurcalayıp dinlemekle dinlememek arasında gidip geliyordum. Hatta bi’ ara gelmedim bile 🙂 Fakat İrem Gökçel Önal “Çalışan bağlılığı, kalptir” dediğinde oturuma olan ilgim arttı.

Oturum boyunca çalışan bağlılığı üzerine çeşitli örnekler verildi. Gerçekten çalışan bağlılığını sağlamaya ve korumaya yönelik güzel örnekler vardı. Hepsinin amacı “şirketin ritmi ile kalbin ritmi” arasında uyum sağlamaktı.

Peki neden şirket ile çalışan arasında ritim uyumsuzluğu vardı?

Literatüre baktığımız zaman bu ritim bozukluğunun sebebi çalışan bağlılığının düşük olması. 

Bence bunlardan önce en önemli sebep “benim şirketim” anlayışının batması geliyor. Etrafınızda iş hayatına yeni atılmış yeni mezun var ise onu dikkatlice izleyin. İşini nasıl canla başla yapıyor, her türlü iş için gönüllü oluyor, mesaiye kalınması gerektiğinde ise hiç mızmızlanmadan geç saatlere kadar çalışıyor sanki kendi şirketiymiş gibi. Sonrasında çalışanın bir şekilde “kalbi kırılıyor” ve “şirketi batıyor”. Çalışanın yaşamış olduğu bu kırgınlık iş hayatı boyunca da devam ediyor. Her yeni başladığı işte o heves yeniden canlanıyor ama her seferinde daha çabuk kırılıyor insan.

Bu durumda çalışan bağlılığını sağlamak için çeşitli uygulamalarla o kişinin kalbine ulaşmaya çalışıyoruz ama ne kadar başarılı olabiliyoruz? Pek de başarılı olduğumuz söylenemez. O yüzden iş hayatına yeni giren birisi gördüğünüz zaman “benim şirketim” dediği anlayışın batmaması için ona yardım edin 😉

I_love_my_company

 

 

 

En Önemli Departman ve Çalışan

Yer/Tarih: Alsancak Öküz/Haziran 2012

Bir an da kendimi hararetli bir tartışmanın  içerisinde bulmuştum.

Tasarımcı: Ben tasarlamasam sen neyi pazarlayıp satacaksın ki? Sen benim gibi tasarım çizim yapabilir misin? Öyle kursa gitmekle olmuyor bu işler, o kadar okulunu okuduk! Bu yüzden ben olmadan, tasarım departmanı olmadan bir şirket kurulamaz!

Pazarlama: Tamam, ben zaten tasarlarım demiyorum ki, benim dediğim senin tasarladığını kim pazarlayıp satacak? Şirket nasıl para kazanacak? Holdingler, şirketler sadece tasarımla mı bu noktalara geldi?

Artık konuya dahil olma zamanı gelmişti.

İK: Peki tasarlanan bu ürünün üretilmesi gerekmiyor mu? Yani sadece tasarlamak, çizmek yetiyor mu?

Tasarımcı: Üretilmesi şart! Bak işte pazarlama yapılması için üretim gerekli, üretim içinde tasarım. Yine tasarıma geliyoruz.

Kendini bulunmaz hind kumaşı sanan bu arkadaş ile tanışma zamanı da gelmişti artık.

İK: Ben de İK’da çalışıyorum, senin bu mantığına göre ben seni işe almazsam tasarım olmaz, üretim olmaz, pazarlama-satış olmaz. Bu durumda şirketin en önemli çalışanı İK’cı, en önemli departmanı İK mı?

Tasarımcı arkadaşımız yaşadığı küçük şoku atlattıktan sonra uzun süredir savunduğu düşünce darbe almasına rağmen “evet” dedi. Gerçi o saatte daha fazlasını da beklemiyordum.

Peki en önemli departman İK en önemli çalışan İK’cılar mı? Ne yazık ki hayır 🙂

Çünkü herhangi bir departmanı/çalışanı “önemli” diye addetmek kısa zamanda ciddi sıkıntıları beraberinde getirir. Bu yüzden şirketleri oluşturan departmanları ve çalışanları sistemin parçası olarak ele almak oluşabilecek problemlerin önüne geçmemizi sağlayacaktır.

keep-calm-and-see-the-big-picture

Sıfır Yetki, %100 Sorumluluk

Yönetim literatürüne bir Türk katkısı olarak görüyorum ben “0 yetki, %100 sorumluluk” kavramını. Çünkü beraber çalıştığım yabancıların (bütün dünya vatandaşları ile çalışmadım ama gördüklerim benim için yeterli) hepsi sorumlulukları ile orantılı yetkiye sahip bir şekilde işlerini olması gerektiği gibi yapıyorlar. Hatta bazıları yetkilerini aşan (anlık) sorumluluklar üstlenerek problemleri çözüyorlar.

Fakat bizde ne yazık ki böyle olmuyor. Yani sorumluluk kısmında kimse elimize su dökemez. Sorumluluk üstüne sorumluluk, hatta o sorumlulukların üstüne bir dizi daha sorumluluk en altta ise zar zor nefes alabilen bir çalışan. Neden? Çünkü “yetki”si yok. Yüklenilen her sorumluluk için mutlaka bir üst makamdan onay alınması gerekli ki işin sarpa sardığı yerde tam olarak burası çünkü hiyerarşik olarak hep bir üst makamdan “onay alma” durumunda kalıyor çalışanlar, pozisyonu ne olursa olsun.

Sonra koca şirkette bütün işler için herkes bir kişinin ağzından çıkacak cümleye bakıyor. Eğer bu kişi işinde başarılı birisi ise kısa vadede bir sıkıntı yaşanması zor ama uzun vadede şirketi zor günler bekliyor. Çünkü eninde sonunda o kadar yetkiyi elinde bulunduran kişi şirketten ayrılacak; ölü ya da diri.

Çalışanların sorumlulukları altında ezilmemesi için görev tanımlarında mutlaka sorumluluklarını yerine getirebilecekleri “yetki”lerinde tanımlanması gerekmektedir. Bu da yetmez; teori ve pratik uyumluluğu şart!

sorumluluk_2

Bir de böyle bir şey var 🙂

İŞte XYZ ve Tecrübe

Selin Yetimoğlu, Y Kuşağı İş Hayatında Şiir Mi Yazıyor Şair mi? yazısı ile 3. kez benim düşündüğümü yazdı 🙂

Tecrübe…

Yeni mezun adayken nefret eder hale gelmiştim “tecrübe”den öteki İKcılar yüzünden. Özgeçmişimi inceleyip görüşmeye çağırdıktan sonra “Hımmm…..ama senin tecrüben yokmuş” diye biten görüşmeler sayesinde “tecrübeye” bakış açım değişmişti. Sonunda şeytanın bacağını kırıp “tecrübe” ile aradaki buzlar erimeye başlamıştı. Buzların erimesi ile tecrübenin önemini deneyimlerek öğrendim ve tecrübelilere olan saygım arttı.

Fakat işin içine girdikçe gördüm ki bazıları sadece tecrübelerine(!) güvenerek vazgeçilmez olmaya çalışıyorlar. Hiçbir zaman öğrenme, araştırma, sorgulama kaygısı duymadan sadece geçmişteki deneyimlerine dayanarak iş hayatına devam ediyorlar. İş ile ilgili bir yenilik hakkında bilgi verdiğinizde ise “flashback” ile savunmaya geçiyorlar. “Vakti zamanında A şirketinde başımı şöyle bir olay geldi…….” diye başlayan bir hikayeye eğer inanmazsanız bu seferde “Bizim B şirketinde çalışan bir abimiz vardı…..” diye başlayan ikinci hikaye gelir. Hikayedeki boşlukları sorguladığınızda ise ya konu değiştirilir/önemli bir e-posta gelir/telefon edilmesi gerekir ya da yıldırma yöntemi kullanılır. Hemen Google’dan konu ile ilgili rastgele bir sayfa bulunur (genelde forumlarda yer alan bir yorum) ve hikayeler ile karşı taraf pes ettirilmeye çalışılır. Bazende o sayfa/forum/yorum bulunmaz, güler geçersiniz.

Ve hep aynı senaryo; dönüp duran 1-2 hikaye!

Peki iş hayatı salt tecrübeden mi ibaret? O kadar dirsek çürüttük sıralarda yetmedi. Kitapların, dergilerin, makalelerin içine gömüldük. Bizde araştırırken Google’u kullandık ama Google kullanıldığını bile hissetmedi çünkü neyi nerede arayacağımızı çok iyi öğrenmiştik. Bu kadar eylemi cümle sonuna yüklem olsun diye yapmadık elbette ki. Tecrübeye ve tecrübelilere saygımız var ama sadece tecrübesine(!) güvenerek yer kaplayanlara, entrikalarla taht oyunları oynayanlara asla!

Bir Y kuşağı temsilcisi olarak baktığımda  tecrübeli(!) arkadaşlarımız genelde X kuşağı temsilcileri iken X kuşağı temsilcileri içinse bu tecrübeli(!) arkadaşlar BB kuşağının temsilcileridir. Yani bu durum her dönem her kuşak var olan bir gerçek. Hatta bu durumdan şikayet eden Y kuşağının bazı temsilcileri yakın zamanda Z kuşağı temsilcileri tarafından net bir dille uyarılacaklar (net bir dille uyarılacaklar çünkü onlar Z!)

club-xyz-industrial-620x592

Diğer yandan bazı X’ler var ki sahip olduğu tecrübeyi dahi sorguluyor ve bizimde sorgulamamızı istiyorlar. Öğrenmeye, araştırmaya, sorgulama sevk ediyorlar. Tecrübeleri ile çelişen bir şey söylediğinizde “Hangi kaynağı kullandın?” sorusundan sonra doğru bilgiyi inkar etmek yerine paylaşmak istiyor: “Senin için sakıncası yoksa bizim arkadaşlarla bir mail grubumuz var, onlara da yollayayım ki haberleri olsun”

İşte bizim böyle X’lere, Y’lere, Z’lere ihtiyacımız var !

Not: Bu yazı 3 blogta birden yazmasına rağmen 3. kez benden hızlı bir şekilde yazan Selin Yetimoğlu’na ithaf edilmiştir 😉

speedy-gonzales-A

Network mü?

Öncelikle networking yani sosyal çevre oluşturmanın asla “hamili kart” mantığı ile yaklaşılacak bir olgu olmadığını belirtmekte yarar var. Çünkü “hamili kart” gücünü kaybettiğinde siz de bulunduğunuz yeri, etkinliğinizi kaybedersiniz.

Peki nedir networking? Kişiler arasında kurulan ilişkiler bütünüdür. Bu ilişkiler bütünü ağırlıklı olarak bilgi/bağlantılara dayalı olarak oluşur.  Networking’de özellikle üzerinde durulması gereken nokta bir alış-veriş olmasıdır. Yani networking asla tek taraflı değildir. Aldığınız kadar da vermelisiniz hatta aldığınızdan daha fazlasını vererek network’unuz için değerli bir hale gelmelisiniz.

imagesNetwork oluştururken göz önünde bulundurabileceğiniz nacizane tavsiyelerim:

  • Network oluşturmak zaman alır, sabırlı olun.
  • Üniversitede sahip olduğunuz arkadaşlarınız network’unuzun temelini oluşturabilir. Mezuniyet sonrası iletişimi koparmamanız her zaman sizin artıdır.
  • İyi bir network oluşturmak için network’u geniş insanları network’unüze katın.
  • Network oluşturmak için derneklere, topluluklara vb. üye ol, hobi edin, toplantılara ve etkinliklere katıl; aktif bir üye ol.
  • Sabit bir e-posta adresiniz ve telefon numaranız olsun. E-posta adresiniz mutlaka ad-soyad şeklinde olmalı 😉
  • Çalıştığınız şirkete ait e-posta ve telefon numaranızın yanı sıra şahsi e-posta ve telefon numarasınızı network’ünüz ile paylaşın. Çünkü o işten ayrıldığınız zaman kaybınız gerçekten tahminlerinizin ötesinde olabilir.
  • Yanınızda her daim kartvizitiniz olsun. Bahsettiğim kartvizit iş için kullandığınız iş bilgilerinizi yer aldığı kartvizit değil, her zaman kullandığınız e-posta ve telefon bilgilerinin olduğu bir kartvizit. Eğer öğrenci iseniz kartvizitinize yazılacak ünvan için kara kara düşünmeyin “Profesyonel Öğrenci” yazın. Sonuçta 5 yaşından beri bu meslektesiniz 😉
  • İyi bir dinleyici olun. Özellikle karşınızda ciddi bir tecrübeye sahip bir grup var ise iyi bir dinleyici olun ve o anda öğrendiklerinizi analiz edin.
  • İyi bir dinleyici olmanız gerektiği gibi iyi bir konuşmacı da olmanız gerekli. Konuşulan konu ile ilgili elinizde ilgili çekici bir örnek ve/veya komik bir hikaye varsa hemen paylaşın.
  • Güncel konular hakkında bilgi sahibi olun.  Sohbetlere ortak olabilmek için ortamda konuşulan konular hakkında bilgi sahibi olmak gereklidir.
  • Kalabalık network toplantıları genelde uzun masalarda ya da bistrolarda gerçekleşir. Bu toplantılarda herkes ile iletişim kurabilmek için belli kişilere/gruplara bağlı kalmayın yer değiştirerek ortam bulunan diğer insanlarda da tanışın.
  • Network’ünüzü belli meslek gruplarına odaklanarak oluşturmayın. Farklı alanlardan insanlarla tanışarak yeni bakış açıları kazanın.
  • Network’ünüze asla çıkarcı bir şekilde yaklaşmayın. Ama unutmayın ki ihtiyacınız olduğunda network’ünüz yanınızda olacaktır.

Networking-for-latino-mbas-LAM-Social-Club1

E-posta Savaşları

email3İş hayatının can damarlarından biridir E-posta. Mesai başlar başlamaz, hatta teknoloji sayesinde her an,  e-postalarımızı kontrol ederiz. Devamlı bir e-posta trafiği içerisinde geçer günümüz. Bu can damarı aslında bir iletişim aracıdır, daha fazlası değil. Yani bağlantınız koptuğunda, sistemde bir sorun yaşadığınız duman olmak bir sürü iletişim aracı mevcut 🙂

Fakat bazı profesyoneller e-postayı iletişim aracı yerine e-silah olarak kullanmayı tercih ediyorlar. E-postalarını bir silah gibi kullanıp yüz yüze geldiklerinde münazara bile edemeyeceği başka bir profesyonellere yolluyorlar. Hitap biçimi, kullanılan kelimeler ve fiiller gibi unsurlar e-silahın cephanesini oluşturuyor.

Bunun en klasik örneği bir e-posta trafiğinde aniden “bilgi sekmesi”nde üst düzey bir yöneticinin belirmesi. Bu klasik örneğin gelişmiş versiyonu ise “gizli sekmesi”ndeki üst yöneticinin ‘Ben buradayım’ demesi.

Benim karşılaştığım en canlı örnek ise departman yöneticisinin uzun dönem stajyere karşı departmandaki başka bir yöneticiye yollanmak üzere yazdırdığı e-posta sonrası yaşanan diyalog:

– Müdürüm yazdım, yollayım mı?

– Oku bakim… hımmm, yolla, yolla!

– Yolladım.

– Bak yarın nasıl karışacak ortalık, hele toplantı!

Yönetici toplantıya değil de sanki savaşa gidiyor (!)

Bazı kişiler hayatları boyunca hep agrasif bir şekilde iletişim kurmayı tercih etmiş olabilirler ama bu durum her zaman şirkete zarar verir. Bunun için temel iletişim eğitimleri, e-posta yazma kurallarının yanı sıra belirli gün ve saatlerde bu arkadaşların iletişim için e-posta yerine yüz yüze iletişim yöntemini tercih etmesi sağlanmalıdır.