Kişisel Marka ve Sosyal Medya

Günümüzde artık kendi markanızı yaratmak için ünlü olmanız gerekmiyor. Ayrıca markanızı yaratmanız ve markanızın değerini arttırmanız için ajanslara çuvallar dolusu para harcamanıza hiç gerek yok. İhtiyacınız olan ilk şey oturmuş bir karakter. Bu kavram biraz göreceli olduğundan dolayı suya sabuna dokunmadan kişisel markanız için önemli olan ikinci kavrama odaklanıyorum, Sosyal medya.

Kişisel markanızı oluşturmanız için sosyal medya niçin önemli?

  • Facebook_like_thumbSosyal medya aracılığı ile binlerce insana ulaşabilirsiniz.
  • Online markanızı oluşturup çalışmalarınızı bir bütün olarak sunabilirsiniz.
  • Her bir sosyal medya hesabınız oluşturmak istediğiniz kişisel markanızı destekler

Facebook: Paylaştığınız fotoğraflar ve bilgileriniz ile kişisel markanızın “sosyal hayat” kısmını destekler.

Linkedin: İş hayatı temelli bir sosyal ağ olan olan Linkedin’de takip ettiğiniz gruplar/şirketler ve yaptığınız yorumlar kişisel markanızın iş hayatı ile ilgili en önemli kısmını oluşturmaktadır.

Twitter: Benim favorimdir. Ülkemizde özellikle pazarlamacıların ve İK’cıların çok etkin bir şekilde kullandığını gördüğüm Twitter sizi 140 karaktere sığdırsa dahi özgürce bütün fikirlerinizi dünyaya duyurmanıza imkan veriyor.

Google+: Google’ın “Bende buradayım” dediği sosyal ağı. Google+’ın en büyük avantajı ise paylaştığınız içeriğin Google arama sonuçlarında çıkması ve kişisel markanızı bir adım daha öne çıkarabiliyor olması

Klout: Bir sosyal medya etki ölçümleme aracıdır. Sosyal medya üzerinde yapmış olduğunuz paylaşımlar ile ne kadar etkili olduğunuz Klout skoru ile ölçebilirsiniz.

About.me: Kısaca online-kartvizitdir. Hazırlanması gayet basit ve diğer bütün sosyal medya hesaplarınızı ekleyebilme avantajını sunar.

Oluşturduğunun kişisel markayı sosyal medya ile yukarılara taşımak da mümkün yerlerde süründürmekte!

sosyal medya

 

 

Benim de söyleyeceklerim var

Bir buçuk senedir yazdıktan sonra biraz da konuşma zamanı.

Bu sene on birincisi gerçekleştirilecek olan Ege İnsan Yönetimi Zirvesi’nde Artemiz Güler, Aydan Çağ ve İpek Aral ile birlikte İK Blog Yazarları oturumundayım.

Görüşmek üzere.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Detaylı bilgi için: http://www.peryonege.org.tr

İş Hayatında Stockholm Sendromu

İK’cılar olarak hep “insanın sevdiği işi yapmasından” bahsederiz ama ne yazık ki söylediği kadar kolay olmuyor. Bu sebeple “en azından yaptığın işi sev” denir insanlara. İşte bu noktada iş hayatında bir Stokholm Sendromu yaratıldığını düşünüyorum.

Stokholm sendromu, rehinenin kendisini rehin alan Terörist kişiyle olası diyalog sürecinde oluşan duygusal anlamda sempati ve empati oluşması olarak özetlenebilecek psikolojik durumu anlatan literatür terimdir. Psikiyatr Nils Bejerot tarafından adlandırılan sendrom, ismini 1973 yılında İsveç’in başkenti Stokholm’de yaşanan bir olaydan almaktadır. Banka soyguncusu tarafından altı gün boyunca rehin tutulan bir kadın, soyguncuya duygusal olarak bağlanır. Serbest kaldığında soyguncuyu savunmakla kalmaz, nişanlısını terk ederek kendisini rehin alan banka soyguncusunun hapisten çıkmasını bekler. Stokholm sendromu birçok rehine olayında yaşanmıştır.

Ülkemizde durmadan değişen eğitim sistemi ve buna bağlı olarak kariyer planlamasının eksikliğinden dolayı yeni mezun adaylar ekonomik şartları da göz önünde bulundurarak hayallerinde iş yerine buldukları ilk işe dört elle sarılıyorlar. Verilen sorumluluklar, bir takımın parçası olma ve tabii ki maddi tatmin sebebi gibi çeşitli unsurların etkisi ile çalışan kendini hayalindeki işte çalıştığına inandırmaya başlıyor. Kimisi hayatı boyunca mutlu olurken kimisi için sonuç ne yazık ki aynı değil.

İş hayatındaki Stokholm Sendromu’ndan sıyrılan çalışanın inanmışlığının bittiği yerde de pişmanlık başlıyor. O mutlu mesut çalışan profili yerini ayakları geri geri giden, her işi angarya olarak gören, işini sevmeyen ve şirketinden nefret eden bir profile bırakıyor. Deyim yerindeyse canlı bir bomba halini alıyor ve iş hayatında yaşadığı bütün olumsuzlukları da günlük hayatına taşıyor.

Etrafımızda iş hayatına bir şekilde atılmış mesleğine aşık olduğunu sanan fakat sonrasında nefret eden binlerce çalışan var. Keşke herkes sevdiği işi yapabilse ama yok öyle bi’ dünya!

 

Mezun Olmadan Yapmanız Gereken 7 Şey!

Üniversite mezuniyeti size bir diplomadan daha fazlasını verebilir. Bu sizin üniversite hayatınızı nasıl yaşadığınıza ve neleri tecrübe ettiğinize bağlıdır. İş hayatına girmeden önce aşağıdaki önerilerden birkaçını bile gerçekleştirmek sizi diğer beyaz yakalılardan ayıracaktır.

Öğrenci evinde kalın: Ailenizde aynı şehirde yaşıyor olsanız dahi imkânlarınızı zorlayarak bir öğrenci evinde kalın. Çünkü en iyi arkadaşım dediğiniz kişinin su ile teması sonucu canavara dönüşen bir Gremlin olduğunu ancak böyle anlayabilirsiniz. Böylece iş hayatında kimin arkadaşınız olup olmadığını daha iyi ayırt edersiniz. Ayrıca öğrenci evi demek bütçe yönetimi demektir. Sınırlı bir bütçeyi en faydalı şekilde nasıl yöneteceğinizi en iyi öğrenci evinde öğrenebilirsiniz.

Okulunuzu uzatın: En etkin zaman yönetimini okulunuzu uzatarak öğrenirsiniz. En az yarım dönem okulunuz uzadığı zaman ileride bir dakika ile neler kaybedebileceğini öğrenmiş olursunuz.

Çalışın: Kariyer hedefinize uzak ve yakın işlerde çalışın. Kariyer hedefinize yakın işler ile mesleki tecrübe elde ederken kariyer hedeflerinden uzak işler ile hayati tecrübeler elde edebilirsiniz. Kısaca çalışın asla kaybetmezsiniz.

Work-Travel-sydney1

Not alışverişi yapın: Öncelikli olarak bölümde yer alan bütün derslerin en iyi notlarına sahip olmanız gerekmektedir. Bunun için kendinizi notların kesişme noktası konumlandırabilmeniz şart. Amatör ruh ile oluşturduğunuz bu network’ü iş hayatında bile kullanabileceğinizi hatırlatmakta fayda var. Yalnız kesinlikle diğer bölümlerin notlarına göz dikip olayı ticarileştirmeyin!

Düşüncesizce hareketlerde bulunun: Öğrencilik hayatınızda düşüncesizce gerçekleştirmiş olduğunuz hareketlerin sonuçları canınızı pek yakmaz fakat iş hayatında atacağınız her adımı düşünmeniz için temel oluşturur.

Otostop çekin: Biraz aşırı geldiğinin farkındayım ama öğrencilik yılları otostop hikayeleri ile dolu birisi olarak risk ve iletişim konusunda alınabilecek en iyi eğitimin otostop olduğu konusunda ısrarlıyım.

Sevgiliniz olsun: Aynı bölümden hatta sınıftan sevgiliniz olsun. İleride ofisteki romantik ilişkilere bakışınızı belirleyecek en önemli tecrübe bu olacaktır.

USB Yöneticileri

USB yöneticileri, kopyala yapıştır akımının öncüleri bir dönemin efsane yöneticileriydi. USB’nin popüler olduğu dönemlerde altın çağını yakalamış olup internetin ve bilginin yaygınlaşması ile popülerliği düşüşe geçmiştir.

recover-usb-filesPopülerliği geçmiş olsa da hala iş hayatında USB yöneticisi ile karşılaşmanız kaçınılmaz. USB yöneticilesi bir koleksiyoner gibi itina ile dataları toplar, sınıflandırır ve ileride kullanılmak üzere saklar. Kariyeri  boyunca da o USB’yi can simidi olarak düşünecektir, ihtiyacı olduğunda kullanılmak üzere hep yanında taşıyacaktır.

Bir USB yöneticisi genellikle projelerde çeşitli sıfatlarla karşınıza çıkar. Çoğu problemin çözümünü olarak da USB’sini gösterir. “Daha önceki şirkette biz…..”, “Bende bir doküman var……” gibi başlayan cümleleri duymaya başladığınızda gözlerinizi devirmeden önce birkaç soru sorun. Çünkü alacağınız cevaplar o kişinin bahsettiği projenin içinde yer alıp almadığını, o dokümanların hazırlanışı sırasında katkısının olup olmadığını anlamanıza yardımcı olacaktır. Eğer bi’ fiil bahsedilen projenin içinde yer aldıysa pür dikkat dinlemeniz ve takip etmeniz gereken bir kişi ile aynı masayı paylaştığınızı unutmayın.

Kopyalayıp yapıştırdıklarımız değil önemli olan yaptıklarımız!