21. Peryön İnsan Yönetimi Kongresi/2

İkinci gün İK Blog Ödülleri açıklanacağı için bütün blog yazarları için ayrı bir öneme sahipti. Devamlı yazılarını okuduğum, sosyal medya üzerinden iletişim kurduğum/kurmadığım blogger ile tanışma fırsatı elde ettiğim için aslında ben ödülümü almıştım;) Birincisi gerçekleştirilen İK Blog Ödüllerine yaklaşık 50 blogger başvurmuş, kritere uyan 21 blog ise oylamaya kalmıştı. Benim aklım ise hala diğer 29 blog’da:) Bu arkadaşları, bloglarını, yazılarını merak etmeden duramıyorum. Önümüzdeki sene başvuran ve ödüle bir adım daha yaklaşıp oylama sürecine dahil olan blogger sayısı arttıkça ödül töreninin daha heyecanlı olacağına inanıyorum. Ayrıca twitter’da çok güzel bir öneri ile karşılaştım ve kesinlikle gündeme alınması taraftarıyım.

Ve ödül töreni geç başlasa da güzel bitti. Birincimiz Aydan Çağ olurken diğer finalistler ise Müge Arslan ve Saygı Günenç’di. Hepsini ayrı ayrı tebrik ederim.

1450762_10151983387278879_471764978_n

Biz daha ödül töreninin heyecanını üzerimizden atamadan sahneye samimi konuşması ile Dr. Ahmet Paksoy çıktı. İş hayatının en büyük handikaplarından biri olan teori/pratik uyumsuzluğunu nasıl başarıya dönüştürdüğünü anlatırken salondakileri de güldürmeyi ihmal etmedi 😉

Kongre’nin en samimi oturumlarından biri ise Fatih Türkmenoğlu ile Bekir Ağırdır’ın sohbeti oldu. Orta şekerli kahveleri bile vardı:) Bekir Ağırdır, Türkiye’ye dair her şeyden bahsetti: gençlerden, Gezi’den, türbandan, kadına şiddetten/adaletsizlikten, Kürtlerden, Ermenilerden… Her söylediğini rakamlarla destekledi, söylediklerinden emin ve ne yazık ki haklıydı. 1 saat boyunca aslında ağır eleştiri yağmuruna tutulduk. Bu eleştiri yağmuru sonunda “bütün bunlar devlet büyüklerimizin işi, ben kendi işimle ilgileniyorum” diyen var ise hayatta başarılar! Eleştiri demişken…

İkinci gün yemek arasını bizde öğrenme ile değerlendirenlerden olup Timuçin Bayraktar’ın İnovasyon Kültürü başlıklı oturumunda yerimizi aldık. Günümüz ekonomisinde var olmak için inovasyon şart! Hatta şirketlerin değerlendirmelerinde bile artık inovasyon önemli bir kriter haline geldi. Timuçin Bayraktar düşüncesini de inovasyonun en global örneği olan Apple ile destekledi. Tabii ki bütün örneklerin sonu Apple gibi değil. Örneğin, Kodak’ın pazar lideri olduğu dönemde digital fotoğraf makinelerini piyasaya ilk süren firma olmasına rağmen yarattığı pazarda iflas ettiğini de unutmamak lazım.

Kongrenin sonuna yaklaşırken ödül sahibi birkaç uygulamaya dinleyip ufkumuzu açmaya karar verdik 😉 Eczacıbaşı Baxter, Boyner Holding ve VİKO bizlere ödül almış uygulamalarını anlattılar. 10’ar dakikalık sunumları herkes can kulağı ile dinledi, not aldı. Ama ödül sahipleri bununla yetinmeyip “kapımız her zaman açıktır” diyerek paylaşılan bilginin önemi ile oturumu bitirdiler.

Ödül sahipleri uygulamalarını ikinci bir oturumda anlatmaya devam ederken çoğu blogger yine Anadolu Auditorium’da buluştuk güzel bir final yapabilmek için. Mehmet Auf ve Orkestrası ile çatışma yönetiminde ele güne karşı kızlı erkekli şarkı söyleyip oynayarak kongrenin sonuna geldik.

Sonrası yol hikayesi…

20131106_181147

21. Peryön İnsan Yönetimi Kongresi/1

Yolculuk başlasın…

Bu sene yirmi birincisi düzenlenen Peryön İnsan Yönetimi Kongresi’ne Peryön’ün davetlisi olarak ilk kez katıldım. Beklemeyi ve bekletmeyi hiç sevmediğimden dolayı olabilecek en ideal saatte Lütfi Kırdar Kongre Merkezi’ni bulmuştum ama malum İstanbul trafiği! Kimse yokken standları sakin sakin dolaştım, hatta bi’ ara “backstage check” bile yaptım. Beni galiba organizasyon ekibinden sandılar 🙂 ve böylece herkesten önce kırmızı halıdan, flaşlardan, fotoğrafçılardan haberim oldu fakat o atmosferde şaşırmamak elde değildi (bu arada kırmızı halı fotoğraflarımı istiyorum 🙂

Oturumların gerçekleştiği salonların hepsinde Blogger Masası olması harikaydı. Fakat hiçbirinde priz olmaması hepimizi zor durumda bıraktı. Ayrıca Anadolu Auditorium dışındaki salonlardaki Blogger Masaları salonun en uzak köşesine konuşlandırılmıştı (miyop olmak zor).

Oturumlara geri dönecek olursak açılış konuşmasını Yiğit Oğuz Duman yaptı ve herkese Peryön’ün 2016 Dünya İnsan Yönetimi Kongresi’ne ev sahipliği yapacağı müjdesini verdi. Ve unutmadan da Özlem Hanım ve ekibine teşekkür etti 😉

sonra sahneye biri çıktı. o anlattı, biz dinledik; o okudu, biz inanmadık. zamanımızı çaldı, programımızı bozdu yetmedi bi de alkış istedi.

Sonra sahneye muhteşem enerjisi ile Jim Lawless çıktı. İçimizdeki kaplanı evcilleştirip nasıl kendi hikayemizi yazabileceğimizi anlattı 10 kuralla.

Rule 1  Act Boldly Today – Time is Limited

Rule 2  Re-write your rulebook – challenge it hourly

Rule 3  Head in the direction of where you want to arrive, every day

Rule 4  It’s all in the mind

Rule 5  The tools for Taming Tigers are all you around you

Rule 6  There is no safety in numbers

Rule 7  Do something scary everyday

Rule 8  Understand and control your time to create change

Rule 9  Create disciplines – do the basics brilliantly

Rule 10 Never, never give up!

Konuşmasının en heyecanlı anı 2500 atlı ile şaha kalkması olsa dahi benim favorim “kafamızın içindeki o ses”ti. “Ben kendi kendime asla konuşmam” diyip onay için “kafanızdaki ses”ten onay bekliyorsanız,merhaba ! 🙂

Jim Lawless’ın 10 adımda kaplan eğitimi videoları için

Jim Lawless’in muhteşem şovu sonrası H. Bruch’un akademik sunumu birazcık ilgimi toparlamamı zorladı. Fakat notlarıma baktığımda özellikle “Rahatlık Enerjisi” ile ilgili bir not almışım. “Her örgütte rahatlık enerjisi olmalı motoru yakmamak için.” Hedefler, toplantılar, ürün kalitesi, pazar payı, kar/zarar oranları derken bi bakarsınız ki ufak ufak isyanlar ayrılmalar……  1 saatlik sunumdan benim anladığım bu, rahat olun!

Bazı blog yazarları yemek için boş yer ararken bazıları da “Beslenme Çantası Oturumları”na katılarak öğrenmeye devam ettiler. Hayati Arpacı’da Beslenme Çantası Oturumu’na katılanlardan biri olarak “Beyaz Yakalılar Bişi Yapsa”ya katılmış. Peki nedir Beyaz Yakalılar Bişi Yapsa? tıklayın, öğrenin 😉

Yemek sonrası Elif Duru Gönen moderatörlüğünde Murat Yanıklar, Melis Önce, Kıvılcım Kıran, Levent Egemen Ercebeci sahnedeydi. Oturumdan çıkarılacak sonuç ortada artık duvar falan kalmadı. Y Kuşağı olarak önceki kuşakların ördüğü duvarları yine onlarla beraber yıktık. Kendi ördüğümüz duvarları ile Z Kuşağı ile beraber yıkacağız. Bu gerçeği göremeyen ve kabul etmeyen şirketler ise yavaş yavaş kaybetmeye mahkumdur.

Sonrasında ise İdil Türkmenoğlu’nun dinledik. Değişimden, değişime karşı olan isyanda, değişimin nasıl olması gerektiğinden bahsettik. Sadece aklınıza KOBİ’lerin kurumsallık adı altında yaşadığı değişim gelmesin. Globalleşen ekonomilerde artık şirketler devamlı bir değişim halinde. Ve insanlar  değişimi reddeder > direnir > uyum sağlar > destekler. Ortalama süre 6 ay olmasına rağmen herkesin biyolojik saati aynı değildir. Ve değişim mutlaka bir departmanın uhdesine bırakılmamalı, en başından itibaren bütün çalışanlar bu sürece katılmalıdır. Tam anlamıyla “kulağa küpelik” bir oturumdu 😉 (Canel’e ayrıca teşekkürler, bizim için 2 sandalyeyi canı pahasına savundu)

Kahve molası sonrasında ise “Çalışan Bağlılığı” oturumdaydık.  Konu aslında klasiklerden biriydi fakat İrem Önal “çalışan bağlılığı = kalp” deyince ilgimi çekti. Peki gerçekten öyle miydi? Yani yapılan uygulamalar, çalışanların bağlılıkları gerçekten kalpten miydi? Hala cevabını bulabilmiş değilim.

Günün finalini ise Başarısızlık ile Douglas Miller yaptı. Konuşmasının üzerine insanın birazcık da başarısız olması gelmiyor değil. Bkz. majesteleri

En Önemli Departman ve Çalışan

Yer/Tarih: Alsancak Öküz/Haziran 2012

Bir an da kendimi hararetli bir tartışmanın  içerisinde bulmuştum.

Tasarımcı: Ben tasarlamasam sen neyi pazarlayıp satacaksın ki? Sen benim gibi tasarım çizim yapabilir misin? Öyle kursa gitmekle olmuyor bu işler, o kadar okulunu okuduk! Bu yüzden ben olmadan, tasarım departmanı olmadan bir şirket kurulamaz!

Pazarlama: Tamam, ben zaten tasarlarım demiyorum ki, benim dediğim senin tasarladığını kim pazarlayıp satacak? Şirket nasıl para kazanacak? Holdingler, şirketler sadece tasarımla mı bu noktalara geldi?

Artık konuya dahil olma zamanı gelmişti.

İK: Peki tasarlanan bu ürünün üretilmesi gerekmiyor mu? Yani sadece tasarlamak, çizmek yetiyor mu?

Tasarımcı: Üretilmesi şart! Bak işte pazarlama yapılması için üretim gerekli, üretim içinde tasarım. Yine tasarıma geliyoruz.

Kendini bulunmaz hind kumaşı sanan bu arkadaş ile tanışma zamanı da gelmişti artık.

İK: Ben de İK’da çalışıyorum, senin bu mantığına göre ben seni işe almazsam tasarım olmaz, üretim olmaz, pazarlama-satış olmaz. Bu durumda şirketin en önemli çalışanı İK’cı, en önemli departmanı İK mı?

Tasarımcı arkadaşımız yaşadığı küçük şoku atlattıktan sonra uzun süredir savunduğu düşünce darbe almasına rağmen “evet” dedi. Gerçi o saatte daha fazlasını da beklemiyordum.

Peki en önemli departman İK en önemli çalışan İK’cılar mı? Ne yazık ki hayır 🙂

Çünkü herhangi bir departmanı/çalışanı “önemli” diye addetmek kısa zamanda ciddi sıkıntıları beraberinde getirir. Bu yüzden şirketleri oluşturan departmanları ve çalışanları sistemin parçası olarak ele almak oluşabilecek problemlerin önüne geçmemizi sağlayacaktır.

keep-calm-and-see-the-big-picture

Sıfır Yetki, %100 Sorumluluk

Yönetim literatürüne bir Türk katkısı olarak görüyorum ben “0 yetki, %100 sorumluluk” kavramını. Çünkü beraber çalıştığım yabancıların (bütün dünya vatandaşları ile çalışmadım ama gördüklerim benim için yeterli) hepsi sorumlulukları ile orantılı yetkiye sahip bir şekilde işlerini olması gerektiği gibi yapıyorlar. Hatta bazıları yetkilerini aşan (anlık) sorumluluklar üstlenerek problemleri çözüyorlar.

Fakat bizde ne yazık ki böyle olmuyor. Yani sorumluluk kısmında kimse elimize su dökemez. Sorumluluk üstüne sorumluluk, hatta o sorumlulukların üstüne bir dizi daha sorumluluk en altta ise zar zor nefes alabilen bir çalışan. Neden? Çünkü “yetki”si yok. Yüklenilen her sorumluluk için mutlaka bir üst makamdan onay alınması gerekli ki işin sarpa sardığı yerde tam olarak burası çünkü hiyerarşik olarak hep bir üst makamdan “onay alma” durumunda kalıyor çalışanlar, pozisyonu ne olursa olsun.

Sonra koca şirkette bütün işler için herkes bir kişinin ağzından çıkacak cümleye bakıyor. Eğer bu kişi işinde başarılı birisi ise kısa vadede bir sıkıntı yaşanması zor ama uzun vadede şirketi zor günler bekliyor. Çünkü eninde sonunda o kadar yetkiyi elinde bulunduran kişi şirketten ayrılacak; ölü ya da diri.

Çalışanların sorumlulukları altında ezilmemesi için görev tanımlarında mutlaka sorumluluklarını yerine getirebilecekleri “yetki”lerinde tanımlanması gerekmektedir. Bu da yetmez; teori ve pratik uyumluluğu şart!

sorumluluk_2

Bir de böyle bir şey var 🙂